Adab-ı İman,  Hilikil

Hercai

Mahallenin sokaklarındaki arabalardan tanırsın insanları,
zengini fakiri;
öyle ihtiyaç için ucuz model arabalar, ucuz çiçek satan tüccarlar ve
şile bezinden tekstil atölyeleri. Eve biraz gecikse yediği azardan sofraya oturacak yeri kalmayan genç güzel kızlar. Taksit taksit çeyiz öderken karşı komşunun eltisinin askerdeki oğluna daha birbirlerini görmeden bile kesilen sözler, nişanlar.

Diğer yanda eve ekmek getirmenin heyecanıyla evin patikasında yakılan yemekten önceki son sigaralar. Ömründe hiç uçağa binmemiş sert mizaçlı oğlu liseyi bitirir bitirmez kaymakam sekreterliğine atanmış göğsü kabarık bıyıklı amcalar. Eve hiç çiçek götürememiş belki ama çiçek niyetine pazardan bir kilo portakalı sevinçle taşıyan balıkçının çırağı. Hınca hınç dolu pazar yerleri. Asfaltı yağmurdan nemli rengarenk poşetlerin bilekleri kestiği pazar yeri;
tezgahlardan gelen kokularla sağa sola dikleşen mevsim meyveleri. Her bir şeyin anısı ve hikayesi.
Yıllarca koca bir boşluğa laf anlatmaya çalışmış kadının sevdiği meyveyi eliyle kavramışken güneşin en güzel açısına denk gelip ışıl ışıl parlaması da uzaktan yalnızca pazarlık gibi görünüyor.

Pazarın az ilerisinde de bir çiçekçi var. Beyaz, sarı, ucuz, toprağı yeni sulanmış bir sürü çiçek. Belki biri onu gülümsesin için alır diye bekleyen papatyalar. Hep aynı sorulardan sıkılmış geçerken gözünü pervazın aynı köşesine dikmiş kafasının içindeki düşüncelerin sonbaharla örtüldüğü evde kalmış orta yaşlı ablalar ve sevgisini ancak o kokuya bağlamış bıyığı kaytan yağız delikanlı. Çok kez göz göze gelinmiş, aynı hayalin içinde çok dudak dokundurmuş aman ne derler diye asla birkaç kelimeyi bir edip dudaktan üfürememiş iki gizli aşık. Sevdiği değil seveni tarafından hayatından koparılmış bir gül. Yarım saat sonra çöpün yanında boy gösterecek beni affet çiçeği. Aralarında en garip yalnızlığa sahip kardelen ve muzipliği yüzünden belki bir gönlü kırmış hercai..

Çiçekçi sabırla karşı caddenin taksicisine selamını çaktıktan sonra başlıyor anlatmaya gelene geçene. Sevdiğini herkesten sakınan çiçeğin bahar kalabalığından uzaklaşıp kış mevsiminin kimsesizliğine güvendiği aşkını anlatıyor. O günden sonra yarı yolda kalmışlığın derdiyle yalnızca kar altından nazlanıyor yeryüzüne yaprakları. Anlatırken uzaklara daldırdığı gözleri önce birkaç orkideye değiyor sonra elindeki narin kardelene. Ne vakit bir sevdalı sevdasından vazgeçse döner o hiç satılmayan çiçeği sularım diyor gülümseyerek. Güneşten bile geçirmiş onu kırgınlığı, ne hüzünlü bir hikayedir. Birbirine söz vermiş iki aşıktan birinin bahara küskünlüğü, diğerinin fenalığa düşkünlüğü. İşte o günden sonra sevdiğini yarı yolda bırakıp baharın açan çiçeğe hercai, sadakatin ve hüznün adına da kardelen adını vermişler. Kim bilir ne kadar üşümüştür; soğuktan değil aldanmaktan.

Çiçeğin bile aldandığı yeryüzünde insana bu kalabalık akıl bulandırır. Oysa her canlının bir yol arkadaşı olmalı ötekilere aldırmaksızın. Her birimizin isteği de tam olarak bu değil mi? Gerçeğin altında yatan bu sevgisizlik Tolstoy’un ”İnsan Ne ile Yaşar ” kitabını getirdi aklıma, bir çoğumuz okumuştur. Herkes kitabın sonunda aslında cevabın temel ihtiyaçların dışında sevgiye vardığını öngörür. Özünde sevgi olan bir kitaptır çünkü, girdaplara girilmeden benim vermek istediğim bu dermişcesine yazılmış noksan bir kalem. Geçmiş sevgi bolluğundan kaynaklanan imkansızlıkları ve nadir görülen aldatmacaları işlerken, günümüzde bu denge ters düz olmuş. Aldanan ve aldatan öylesine çoğalmış, üstelik öyle normal görülmüş ki karşı taraftaki sevginin üzeri karla kaplanmış. Ne yana dönsek bir hercaisi vardır birilerinin ve hatta hercaileşmeyi gururla sunmuş bundan da onur duymuştur yeni yetmeler. Sevgi açlığı da sevgi dilenciliği ile zorbalığı zorlamış ve bunun adına da ”emek” kurgusu verilmiş. Aynı şarkıyı aynı anda dinleyip farklı siluetlere düş kurdurmuş,

üstelik yan yanayken hercai aşıklar.

 

copywriter

2 Yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: